Endülüs · ŞEHİR REHBERİ

Medinetüzzehra’nın ihtişamlı salonlarında bir Almanzur

Endülüs’ün Altın Çağı ve Sahneye Çıkanlar

O dönemde al-Ándalus (Endülüs), sadece bir coğrafya değil, medeniyetin zirvesiydi. Sokaklarında ipeğin, altının ve gümüş işlemeli brokar kumaşların konuştuğu, zanaatkârların deriden mucizeler yarattığı, mimarinin ise göz kamaştırdığı bir büyü diyarıydı. Ancak bu parıltılı dünyanın arkasında, insan ruhunun en karanlık arzuları ve iktidar kavgaları dönüp duruyordu.

İşte bu atmosferde iki siluet tarihin akışını mühürledi: Subh ve Almanzor (Ebü’l-Âmir Muhammed).

Subh… Kuzeyin dağlarından (Navarra’dan) esir düşüp Kurtuba sarayınınharimine getirilmiş, zekâsı, mavi gözleri, altın sarısı saçları ve büyüleyici sanat bilgisiyle halife II. Hakem’in baş tacı ettiği kadındı. Sarayın kadife duvarları arasında sadece bir cariye değil, zekâsıyla erkeklerin dünyasını yöneten güçlü bir kadındı. Hatta sarayda erkek kıyafetleri giydiği, halifenin ona erkek ismiyle (Cafer) hitap ettiği söylenecek kadar da cesurdu.

Almanzor ise sıradan bir kâtiplikten başlayıp zekâsı, kusursuz kaligrafisi ve keskin hırsıyla adını tarihe yazdırmaya yemin etmiş genç bir adamdı.

Kaderin ve Tutkunun Kesişmesi

Yollarının kesişmesi kaçınılmazdı. Subh, zeki ve sadık bir yöneticiye ihtiyaç duyduğunda henüz 20’li yaşlarının başında olan hırslı Almanzor’u veliahdın vekilharçlığına getirdi. İşte her şey o an başladı.

Sarayın yaşlı halifesi II. Hakem, hayranlıkla mırıldanıyordu: “Bu genç adam ne beceriye sahip ki bütün sarayımı, kadınlarımın kalbini büyüliyor, herkesi kendine köle ediyor?”

Almanzor bir arabic lover (arap aşık) gibi cazibeli, Subh ise kudretli bir dişi kartal gibi muhteşemdi. Tarihçiler yıllarca bu ikilinin sadece siyasi bir ortaklık mı kurduğunu, yoksa sarayın gölgelerinde tutkulu bir aşk mı yaşadıklarını tartıştılar. Ancak sarayın duvarları, ikisinin hırsının ve birbirlerine duydukları çekimin kelimelerden çok daha öte olduğunu çok iyi biliyordu.

İktidarın Zirvesi ve Gözü Kara Bir Tiran

Yaşlı halife hayata gözlerini yumduğunda, tahtta henüz çocuk yaşta olan küçük Hişam kaldı. Subh, oğlunu korumak ve devleti yönetmek için en güvendiği adamı, Almanzor’u yanına aldı.

Bir kadının zarafeti ve siyasi dehası ile bir adamın kılıcı ve askeri gücü birleşti. Al-Ándalus’un gerçek efendileri artık onlar olmuştu. Subh devleti yönetirken, Almanzor orduyu ve polisi ele geçirdi. Rakiplerini birer birer zekice hamlelerle ortadan kaldırdılar. Almanzor, adını tarihe “El-Mansur” (Tanrı’nın yardımıyla zafer kazanan / Almanzor) olarak yazdıracak kadar mutlak bir güce ulaştı.

Fakat mutlak güç, mutlak bir körlüğü de beraberinde getirmişti. Subh, kendi elleriyle yarattığı bu canavarın, bir gün kendi oğlunu ve hanedanlığını tamamen yutacak bir tirana dönüşeceğini görememişti. Almanzor öyle bir tiran haline gelmişti ki, küçük halifeyi saraya hapsedip tüm yetkiyi tekeline aldı; zekâsını ve kurnazlığını kimseye merhamet etmemek için kullandı. İkisi arasındaki o tutkulu bağ, yerini soğuk, hesapçı ve tehlikeli bir güç savaşına bıraktı.

Hüzünlü Bir Son

Yıllar geçip de bu fırtınalı hikaye sona erdiğinde, geriye acı bir hüzün kaldı. Subh hayata gözlerini yumduğunda, Arap kronikleri tarihe geçecek o garip anı kaydetti: Kurtuba sokaklarında tiranlık tahtında oturan kudretli Almanzor, zaferlerinden vazgeçmiş gibi Subh’un tabutunun arkasından yalınayak yürüyordu. Ve onun hatırasına cenaze töreninde astronomik bir rakam olan beş yüz bin dinar bağışlamıştı.

Almanzor ise çok geçmeden, 1002 yılının Ağustos ayında hayata veda etti. Medinaceli’deki mezar taşında, onun bu devasa hırsını ve fani dünyadaki silinişini özetleyen şu mısralar kazındı:

“Onun izleri sana haberlerini anlatır, sanki onları gözlerinle görüyorsun gibi… Vallahi, zaman onun gibi birini bir daha asla getirmeyecektir.”

Endülüs’ün güneşli ama kanlı topraklarında; bir kadının hırsı ile bir adamın tutkusu, bir medeniyetin en parlak ve en acımasız masalını böyle yazdı.